17/25 Aralık dönemi ardından Reza Zarrab ve beraberinde kendisine yardımcı olduğunu iddia ettiği bakanlar yeniden gündemde. Daha da gündemde kalacak gibi görünüyor. Bir tarafta “yapılan ticari faaliyetlerdir, bundan kimse suçlanamaz” savunması yapanlar, diğer tarafta da “ayyuka çıkmış bu yolsuzluklar ile ilgili daha önce birşeyler yapılmadı, şimdi yapılsın” diyenler var… Bana göre iki grupta aynı şeyi söylüyor… Ama farklı şekilde… Nasıl mı?

Ülkemizde 17/25 Aralık Operasyonu sırasında gündeme gelen ve bugün ABD’de görülen davanın konusu olan Reza Zarrab – İran – Altın Ticareti mevzusunun ortaya çıkışı aslında bir ihtiyaçtan olmuştur: İran’ın uluslararası bankacılık sisteminin dışında kalması sonucu uluslararası ödemelerini yapabilme, likidite yaratabilme ihtiyacı….

İnsanlık var olduğundan itibaren ticaretin ortaya çıkışı da bunun gibi ihtiyaçlardan ortaya çıkmıştır. Birilerinin birşeylere ihtiyacı olur, birileri bunu karşılar (tabiki kurallar ve yasalar çerçevesinde) ve karşılığında para kazanılır.

Türkiye açısından durum tam da ticaretin ana konusunu oluşturuyor. Petrol ve doğalgaz alışverişi sonrasında ABD’nin ambargoları nedeniyle uluslararası bankacılık sistemi dışında kalan İran’a ödemeler altın ile yapılmış. Yani basit şekilde Amerikan Doları yerine Altın Külçesi ile ödeme yapılmış. Ve İran’ın ihtiyacı olan “uluslararası bankacılık sistemi içinde gezen sıcak para” da altın ticareti (fiili ticaret olsun yada olmasın) yaratılarak çözülmüş… Böylesi bir durumda Türkiye’nin öyle yada böyle çözüm sağlaması ve bundan ülke menfaati yaratması kadar doğal birşey olamaz. Belki de fırsatı en iyi Türkiye değerlendirmiştir. Elbette yüzyıllardır komşusu olduğumuz ülkeyle ticaret yapılması ve bundan fayda sağlanması kadar normal birşey yoktur. Yapılan ticarette para kullanılamıyorsa, bunun karşılığı altın yerine buğday, arpa, kumaş, ceviz, vb herhangi bir emtia ile de ödenebilirdi. Türkiye açısından bakıldığında burası tamam… Hatta bu bir başarıdır ve akıl edenleri de kutlarım…

ABD açısından bakıldığında kendilerince koydukları kurallara birileri karşı çıkmış ve onların istediğini yapmamıştır. Kendilerince haklı olabilirler. Buna karşı gelenleri de kendilerince yargılayabilir, alıkoyabilir, bu durumu engelleyebilirler. Ama bu durum ABD’yi bağlayan bir durum… Yani; ABD’nin kendi çıkarlarına aykırı olduğu veya çatıştığı için kendince cezalandırmaya çalıştığı İran’a karşı uyguladığı yaptırım bizi ilgilendirmemeli. ABD çıkmış “mahallenin abisi tavırlarında, benim dediğim olur, istemediğimi oynatmam, mahalledeki diğerleri de benim istemediğimle oynayamaz” dememeli, diyemez de… ABD bizi müttefiki olarak görüp bu yaptırımlara katılmamızı istiyor ve bekliyorsa da, o zaman ona göre davranıp, Türkiye’yi arkadan vuracak etkileşimlerin içinde olmamalıdır!

Hatırlatırım: O ABD zamanında Bülent Ecevit’in Başbakanı olduğu Türkiye için de ambargo uygulamıştı. Kıbrıs meselesi yüzünden… Ve zaman zaman bu iktidarın da “kıtlık yaşattı, vatandaşı kuyruklara mahkum etti” diye eleştirdiği Bülent Ecevit ve hükümetini ambargo ile terbiye etmeye çalışmışlardı. Peki sonuç ne oldu? Türkiye dirayetiyle, “bağımsız ve milli duruşuyla” bu sıkıntıları aşmıştı!

Neyse… Buraya kadar anlattığım “yapılan ticari faaliyetlerdir, bundan kimse suçlanamaz” diyenlerin söylediklerini destekleyen durumdur… Ya diğeri…

İşte elmalar ve armutlar burada karışıyor bence…

İran ile ticaret yapılması tamam… Ülkenin fayda sağlaması tamam… Dış ticaretin bilmem ne kadarının tek başına kapatılması tamam… Ama buna karşılık memlekette iktidara sahip olan siyasilerin, bürokratların ve diğer güç sahiplerinin bu faaliyetlerden ülkeye fayda sağlamak yerine kendilerine çıkar sağlamaları tamam değil… Bunun tanımı; “bulunulan konum nedeniyle sahip olunan yetkinin doğrudan veya dolaylı yoldan kişisel olarak maddi veya manevi kazanç sağlamaya yönelik olarak kötüye kullanılması“dır. Tanımı yapılan bu durumun adı da “YOLSUZLUK“tur.

17/25 Aralık Operasyonu zamanında da ortaya dökülen ve usulsüzce elde edildiği belirtilen –ama diğer taraftan ortaya ciddi bir durumu çıkaran– belge ve ses kayıtları, şimdi ABD’de görülen davada verilen ifadelerle destekleniyor. 45-50 milyon Euro, 7 milyon USD, 2,5 milyon TL rüşvet aldığı iddia edilen bir bakan, buna destek sağladığı söylenen diğer bakan ve hatta dönemin başbakanı, üst düzey bürokratlarca alınmış çeşitli miktarlardaki diğer rüşvetler, hediyeler ve daha birçok iddia…

Bunlar ilk ortaya döküldüğünde yada şu anda irdelenmesi gereken konular. Ülkeye sağlanan katkı ve fayda ayrı… Peki kişilere rüşvet olarak verildiği belirtilen para ve hediyeler ile ilgili durum ne olacak? Elbette ABD’de bir mahkemede öyle yada böyle verilen ifadeler bağlayıcı değildir. Ama bunlar irdelenmeyecek mi? Ülkeye fayda sağlamak amacıyla yapılmış bir takım faaliyetler üzerinden haksız kazanç elde edilip edilmediği araştırılmayacak mı? İsimleri karalanan bu kişilerin (masumiyet karinesi gereğince) şerefini, haysiyetini, adını temizlemek adına burada da mahkemeler gereğini yapmayacak mı? Bu tartışmalar birileri yada belli gruplar tarafından yapılan operasyonlar ise, bunların ortaya çıkarılması gereken yer mahkemeler değil midir? Bu konu daha önce FETÖcüler tarafından yapılan bir operasyondu diye geçiştirircesine kapatılan 17/25 Aralık Operasyonu gibi üstü örtülecek mi, yoksa hep ifade edildiği üzere “abdestinden şüphesi olmayanların, namazından da şüphesi olmayacağı” durumundan hareketle, konu Türk Milleti adına mahkemelerin değerlendirmesine sunulacak mıdır?

İşte bu Reza Zarrab vakasında “ayyuka çıkmış bu yolsuzluklar ile ilgili daha önce birşeyler yapılmadı, şimdi yapılsın” görüşünü savunanların da yaklaşımı böyle…

Elmalarla armutları karıştırmayalım: ABD’nin haksız yere uyguladığı ambargoyu Türkiye ve İran’ın etkisiz kılması ayrı ve hatta bizim açımızdan memnun edici bir durumdur. Ama rahatsız edici olan bu işlemler sırasında rüşvet alınması, yolsuzluk yapılması sahtecilik ve kaçakçılık işlemleridir! Bu noktada; yapılan iş başka; yapılan iş sırasında ‘dostlar’ başka işler çeviriyorsa bu başkadır!

Artık bu konuda “Bizden olanlar haklıdır; bizden olmayanlar iftira atıyor, bunlar müfteridir” kafasından sıyrılıp; akıl, vicdan ve hukuka göre hareket etmeliyiz. Akıl, vicdan ve hukuka göre hareket etmek için de “şu tarih öncesi, bu tarih sonrası” diye milat koymadan, şart koşmadan, şapkamızı önümüze koyup dürüstlükle davranarak olaya yaklaşmalıyız!

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.